Perşembe, Eylül 21, 2006

tüm yaşam bir ironi...

Kimsin sen?
Senin hayattaki yegane öğretmenin olan şey.
Kimsin sen?
Havayla ilk temasında seni kucaklayan şey.
Kimsin sen?
Senin büyümeni sağlayacak olan şey.

Nesin sen?
Yanağının yanındaki düşmanın.
Nesin sen?
Elinin ucundaki yakın dostun.
Nesin sen?
Kalbindeki izziz sızı.

Nedir seni bu kadar yakın yapan şu hayatıma?
Nedir seni önemli yapan şu hayatıma?
Nedir seni gerçek yapan benim yanıma?

Doğumundur tüm cevaplar;
Ruhunun varlığıdır.
Duygularındır.

Acıyım ben hayatındaki,
İlk nefesinde çiğerlerinde oluşan,
İlk düşüşünde ellerinde oluşan,
İlk kaybında kalbinde oluşan.

Korkuyum ben hayatındaki,
İlk kez ağlayarak annene koşmana neden olan,
İlk kez ışıklar açık uyumana neden olan,
İlk kez ileri bir adım daha atmana engel olan.

Sendin o,
İlk yediğim yumrukta, yanağımda beliren.
İlk kayboluşumda içimi kemiren
İlk kez bir sevdiğimi kaybettiğimde yanağımdan süzülen
Peki ama niye varsın? İşkence için mi? Ne için?

Gerçeği göstermek için varım sana
Düşlerinden uyandırmak için seni
Olgunlaştırıp, yeni bir dünyaya sokmaya
Büyütüp, yeniliklere hazırlamaya
Gerçeği göstermek için varım sana
Düşlerden uyandırmak için seni..

Hazır mıyım bilmeden mi?
İstiyor muyum düşünmeden mi?

Senin seçimine bırakmadan
En uygun zamana yayaraktan

Reddetsem ne yapacaksınız peki?
İnkar etsem herşeyi?

Nesiller boyu devam eden bir gerçeği bozamazsın ufaklık..
Şimdi direnme ve katıl bu seremoniye..

...

Acı değil midir bizi olgunlaştıran, yetiştiren? Sevdiğimiz birinin gitmesi değil midir(gerçek ya da mecaz anlamda) bizi bitişlere alıştıran? Korku değil midir çokluğunda bize saçma olabileceğini anlatan?

tüm yaşam bir ironi..

ğari

*sahneye girer, kılıcını çeker*

Ey hayat, çıkar kılıcını!
Vuruşalım tüm dünyanın önünde senle!
Çarpışan kılıçların sesi yırtsın ölüm sessizliğini.
Ve sen ol sonunda kaybeden,
Bende ağır yaralar bırakarak.
Bir seferde sen kaybet bu savaşı!
Hep yaralanıp kaçmak zorunda kalmayayım.

*kılıcını ileri doğrultup kendi etrafında biraz döner*

Uymayacağım diyorsun yine bu anlaşmaya ha?
O kadar alışmışsın ki her şeyin istediğin gibi olmasına..
Şımarık bir velet misali ortalığı bir birine katıyorsun aykırılıklarda
Unutma! Uyan! Kendi benliklerimiz var bizim!
Şimdiye kadar uyuttuğun tüm o zihinler gibi itaat etmeyeceğim!
İtaat etmeyeceğiz senin zulümlerine!

*kılıcını yerine koyar*

Yine sen kazandın değil mi?
Yine öldürdün düşlerimi değil mi?
Yine bir parça kopardın içimden değil mi?
Yine gittin beni burda yanlız bırakıp değil mi?
Yine hiç dinlememiştin bile beni değil mi?
Bana yine, yine dedirtmeyi başardın değil mi?..

*ağlamaya başlar*

Nefret ediyorum senden..
Her seferinde dediğini yaptığım için,
Her seferinde zararlı çıkan olduğum için,
Her seferinde mantığıma yenildiğim için,
Beni bu hale getirdiğin için..
Nefret ediyorum sende..
Bir anlamda da, nefret ediyorum kendimden..
Seni, mantığımla var ettiğim için..

*koluyla göz yaşlarını siler*

Kaçıyorum şimdi!
Bıraktığın korkunç, kanayan yaralarla birlikte!
Senden uzak yaşayabildiğimi düşündüğüm sayılı saatleri barındıran düşlerime!
Elveda diyorum.. Tekrar, aynı şekilde karşına çıkacağımı bildiğim halde..

*çıkar*

ğari, lazca hayal demek imiş..

ve düştü?..

"Rüzgala savrulan sözcüklerin arasında, yalnızlığım ve ben kaldık sadece ayakta duran. Dostlar bir bir gitti arkalarında hüzünler ve yarım kalmış işler bırakarak. Kanatlarıma vuran ve gözyaşlarımla birleşen yağmur, göklerin bana sunduğu söylenen özgürlüğü içinde sırtıma kırbaç gibi inerken. Ben sessizce hıçkırıyorum turuncu gökyüzünde... Güneş yeni bir günü bağırarak doğuyor ufukta! Günün aydınlanmasıyla görülebilir ve hissedilebilir hale geliyor tüm gerçekler. Yanından geçtiğim ağaçtaki kuşların cıvıltısı, bedenimdeki yaraların mide kaldırıcı görüntüsü... Ama şükrediyorum ki tanrılara, şu anda yanımda kimse yok benden ve bedenimdeki kusurlardan iğrenecek! Şükrediyorum ki tanrıya, bedenim bütün iğrençliğiyle gökyüzünde süzülürken bile, aşağılarda bir yerlerde sadece benim silüetimi görerek ya da varlığımı hissederek bile huzur bulanlar var.. En azında bu şekilde bir işe yaradığımı hissediyorum..."
"Cıplak bedenim bulut dedikleri o garip su kütlelerinin arasından geçerken, serinliğin bedenimin her yerine değmesinin içimde yarattığı rahatlık ve bu rahatlığın sadece bir nefes alma süresi kadar olması hayatımın anlamsızlığını yüzüme vuruyor... Ama ben, tüm bunlara rağmen usanmadan, bıkmadan geçiyorum o bulutun içinden! Peki neden? Doğru cevabı hiç bulamadım..."
"Umut, diyorlardı bana. Tek ihtiyacım olan şeymiş bu. Ama ben kaybettim bunu yıllar önce boş bir içki şişesinin dibinde... Sonra bana umuded diyecekte kimse kalmadı çevremde... Bir kısmı kendileri gittiler, bir kısmını da ben kovdum..."
"Bakın! Bana bakın! Kör ve sarhoş bir melek dolaşıyor göklerde! Siz kendinizi meleklerin yanlarında düşük hisseden varlıkların imreneceği hareketlerle dolaşıyor vadilerin tepelerinde! Başım dönmeye başladı. Bir şey başıma baskı yapıyor, sanki ayaklarıma doğru çekiliyorum. Rüzgar saçlarımı geriye doğru savuruyor. Sanırım düşüyorum. Yere, ölümüme doğru son düşüşümü yapıyorum...

devamı olmayan, eski bir yazı..

Dacatik ağrıyan başını sıvazladı. Eli, yapış yapış olmuş saçlarının arasındaki morluklara değince acıyla geri geçti. Zorla açılan gözleri çevrenin karanlığına daha alışmamıştı. Zihnini yoklayıp nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı. En son bitirdiği son işin ücretiyle neler yapacağını hayal ediyordu. Sonra bir an dengesini kaybedip bir kum tepeciğinin üzerine düştüğünü hatırlıyordu. "Dün yediklerim dokunmuş olmalı, yorgunlukla da birleşince yığılıvermişimdir. Hava karanlık olduğuna göre, uzun süredir bu şekilde yatıyor olmalıyım." diye düşündü, ama sonra zeminin kum olmak için fazla sert ve havanında çöl için fazla nemli olduğunu fark etti. Gözleri karanlığa alıştıkça etrafındaki taş blokları seçebilmeye başladı. Bir süre sonra duvarı net bir şekilde görebiliyordu, daha doğrusu duvarları. "Bir hapisane?! Ama koridor gibi devam ediyor? Parmaklık falan olması gerekmez miydi?" Ayağa kalkmayı denerken bacaklarında ve kaba etinde de oldukça büyük morluklar olduğunu hissetti. Bu acı onu biraz ayıltmıştı.İleriye doğru bir yol uzanıyordu, diğer üç tarafında eski, taş duvarlar vardı. Duvarları yoklayıp buraya nasıl geldiğini anlamaya çalıştı. Duvar, normal duvardı. Etrafta hiçbir kapı izi yoktu. Ya da vardı ama bulamıyor muydu? Bir süre durup kapı aramak ve ilerleyip çıkış bulmak arasında düşündü. Var olan bir gizli kapıyı bulma olasılığının düşüklüğünü hesaba katarak ilerlemeye karar verdi. Sonuç olarak o, sadece para için çalışan bir çeşit askerdi. Hafif topallayarak ilerleye başladı...

Yirmi, otuz adım sonra koridorda sola doğru hafif bir boşluk olduğunu fark etti, parmaklık olması umudu ile adımlarını hızlandırarak oraya ulaştı. Gördüğü şeyi anlaması biraz zamanını aldı. Siyah, taştan oyulmuş bir masa üzerinde, beyaz taştan bir tablet duruyordu. Elini tabletin üzerine koydu. Bir anda aklına tabletin lanetli olabileceği, acı içinde kıvranarak bu soğuk cehennemde kimsesiz öleceği fikri geldi aklına. Soğuk bir ter damlası sırtından aşağıya doğru süzüldü. Titreyen elini tabletin üzerinde gezdirdi. İnce oyuk tarzı birşeyler hissetti. Belkide az önce bir tuzağı harekete geçirmişti ve birazdan yüzlerce küçük, zehirli iğne vücuduna saplanacaktı ya da altındaki taşlar açılıp onu dibi olmayan bir çukura düşürecekti! Elini hızla geri geçti ve bağırmamak için dudaklarını ısırdı. Bir süre bekledi. Hiçbir şey olmamıştı. Elini alnına götürüp yüzüne doğru inen terleri sildi. Tabletin üzerine baktı. Beyaz tablet üzerine bir yazı oyulmuştu. Başının döndüğünü hissetti, ışık olmadan renkleri nasıl ayırt edebiliyordu ki? Hatta etrafı nasıl görüyordu? Kendisini bu olaydan kurtarması için meleklere yalvarmaya başladı. Titreyen sesiyle yaptığı mırıltılar yankılanarak kulaklarında tekrarlanmaya başlayınca, korkusunu bir kenara bırakıp yazıyı okumaya karar verdi. Beyaz kayadan yazıları okuyamıyordu. Elini taşa koyup harfleri tanımaya çalıştı, ama beceremedi. Çaresizce etrafına bakındı. Masanın yanında bir miktar kum olduğunu gördü. Kumu avuçlayıp, tabletin üzerine döktü. Kumları iyice dağıtarak oyuk harflerin yerlerini doldurmalarını sağladı sonra artan kumu yavaşça itekleyerek yere döktü. Yazılar şimdi daha anlaşılır bir halde gözüküyordu. Tablete biraz daha yaklaşıp okumaya başladı:

"Ey yabancı, sen ki bu yazıyı okuyorsan; kum kutusunun içine düşmüşsün demektir. Oku ve iyi anla, burda öğreneceklerin hayatta kalmanı sağlayacak, burdan çıktıktan sonra uygularsan da kısa bir ölüm sahibi olmanı sağlayacaktır. Burası kum kutusudur, burada hayat; dışarıdakinden çok daha farklıdır.

Unutma yabancı: sana benzeyenlere güven ve onların sana güvenmesini sağla, yoksa arkada kalırsın.
Unutma yabancı: sana benzemeyen şeyler seni rahatsız edebilir.
Unutma yabancı: Eşya, arkandan kovalayanlar varken bir hiçtir
Unutma yabancı: Bıkkınlar ölmeye mahkumdur.
Unutma yabancı: Sana en lazım olan bilgi, o anda aklına gelmeyendir.

Öğütlerimi dinle, temkinli ilerle belki böylece biraz daha uzun süre canlı yürüyebilirsin."

Dacatik yumruklarını öfkeyle sıktı. Ne biçim bir şakaydı bu? Buraya nasıl gelmişti? Nasıl çıkacaktı? Ve bu ölümden bahsetme saçmalığı da ne idi? Gerçekten tehlike altında mıydı? Bu arada yazının altında bir miktar boşluk olduğu dikkatini çekti, gözlerini kısıp diğerinden daha küçük yazılmış bu paragrafı, daha doğrusu dizeleri okumaya başladı:

"Zihninin daha iyi olduğunu düşünen biri,
Daha iyi olan yerde yaşamak istedi.
Kendi zihnindeki hayallerinin gücüyle,
Ve rüyalarındaki zevklerle
Yaşadı birkaç gün ve gece
Sonra kabuslar çıktı gülümseyerek
Önce hayalleri sonra rüyaları yediler
O biri, kapıyı açtı gelsinler diye
Kabusları besleyecek ölümlülere
Birazda düşlerde olmayan bir duyguyla
Belki biri kabusları yener umuduyla..."

Dacatik istemsizce başını sağa, sola salladı. Okuduğundan hiçbir şey anlamamıştı. Elini yavaşça başına götürdü. Kavrayabileceğinden çok daha büyük bir belada olduğunu düşündü, gözlerini kapayıp başını geriye doğru sallandırdı...

Olareh

Olareh kılıcını sıkkın bir şekilde çalılara doğru savurdu. Bir kaç çekirge zıplayarak fırladı. Biraz ilerde ağacın kovuğundaki mantarı yemeye çalışan tüylü, garip hayvanı izledi. Oyulmuş bir gözü, parçalanmış suratı ve orantısız vücuduyla pek çok avcının tuzağından kaçmış olduğu düşünülebilirdi. Hayvanın ne olduğu hakkında bir süre düşündü. Hareketleri tavşanı andırıyordu. Yaklaşıp, yakalamayı düşündü. En azından eve boş dönmez, anlatacak bir hikayesi olurdu. Hatta söylentileri bu çirkin yaratığa bile atabilirdi. Tabi, köyün yarısının silüet halinde gördüğü iki metrelik iri bir yaratığın suçunu, sakat ve şapşal bir tavşana yıkacaktı. Aslında biraz düşünse olayları bağlayabilirdi belkide. Tüm bu saçma düşüncelerin arasında kaybolan sıkıntısıya tavşanı yakalamaya karar verdi. Parmak uçlarına basarak ilerledi. Tam elini uzatacak mesafeye geldiğinde tavşan, çirkin yüzünü ona dönüp garip bir ses çıkarmış ve görünüşünden beklenmeyecek bir çeviklikle uzaklaşmıştı. Olareh, hiç beklemediği bu hareket karşısında donuk bir şekilde bekledi. Bir süre sonra olayın garipliğinin farkına varıp istemsizce gülmeye başladımıştı ki, ağaçların arasından fırlayan siyah bir şey bacaklarının arasından geçerek gözden kayboldu. Olareh, siyah şeyin az önce yakalamaya çalıştığı tavşan olduğunu fark etti. İlerde onu, az önce kaçtığı avcıdan daha fazla korkutacak ne olabilirdi ki? Kılıcını kavrayıp ilerlemeye başladı. Güneş dağların arkana doğru yavaşça çekiliyordu. Olareh kılıcını kaldırdı. Havada savurarak kendisini duyabilecek olası bir düşmanı korkutmayı denedi. Daha dorusu korkmasını umdu. Çünkü kendisi, hiç korkmadığı kadar çok korkuyordu. Ayaklarını sürükleyerek ilerledi. Etrafta hiçbir şey görünmüyordu. Yakındaki bir ağaca dayanıp nefes alıp verişini düzenlemeye çalıştı. Pek başarılı olduğu söylenemesede daha az korkuyordu artık. Belkide bunun nedeni ormanın bu kısmının hala boş olduğunu düşünmesiydi.


Olareh kendine biraz daha geldiğinde hava çoktan kararmıştı. Dayandığı ağacın yanına küçük bir ateş yaktı. Ellerini ısıtmaya çalışırken kendi kendini cesaretlendirerek karar verdi. Tuzak kuracaktı. Yanında taşıdığı bir miktar tuzlanmış eti, bir sopaya geçirip sopa yanmayacak şekilde yerleştirmeye çalıştı. Heba ettiği bir kaç sopa ve bir kaç parça etten sonra nihayet tuzağı tam olarak ayarlayabilmişti. Gözlerini ağaca dikip, yanına doğru gitti. Şimdi yapması gereken tek şey tırmanmaktı. Üzerindeki deri zırh, hafifliği nedeniyle kolay hareket etmesini sağlıyordu ama kılıcı nasıl yukarı çıkaracaktı. Kın kullanmaktan nefret ederdi. Bu nedenle yanında da yoktu. Beline bağlamayı denedi, kılıç yere düştü. Zırhın içinden geçirmeyi düşündü. Ama zırha çok para ödemişti. Kıyamazdı... Kılıcı ağacın tırmanmak istediği dalına atmaya karar verdi. Şans için yalvarıp kılıcı fırlattı. Şanslıydı, ya da mırıldanması işe yaramıştı ki kılıç tam düşündüğü yerde kaldı. Ama yere düşer ve bir taşa çarparsa muhtemelen çok ses çıkarırdı. Ağaca tırmanmaya başladı. Dala vardığında fark etti ki o da düşse çıkaracağı ses ve can acısısıyla çıkabilecek muhtemel bağırtı kılıcın sesinden en az on kat daha fazla olacaktı. Ağacın üzerinden kızaran ve bir süre sonra yanan eti izledi. Ateşe bakmak uykusunu getirmişti. Bir süre sonra gözleri kapandı. Pekte sağlam olmayan bir ağaç dalının üzerinde uyuya kalmıştı.


Birbirine yapışan gözlerini açmaya çalışırken, bir ağacın üzerinde uyuduğunu hatırlayıp dengesini korumaya çalıştı. Kılıcı hala bıraktığı yerdeydi. Gözlerini aşağıya çevirdiğinde, bulanık bakışlarıyla sönmeye başlamış ateşi gördü. Hala nasıl sönmediğiyle ilgili düşünmeye başlamışken biraz daha düzelen gözleri ateşin yanında oturan ve kuru dallar fırlatan tüylü iri yaratığa takıldı. Dişlerini sıktı. Tüyleri diken diken olmuştu. Bu oydu. Köylüleri korkutan ve peşinde buraya geldiği yaratık. Kılıcını eline alıp yaratığın üzerine doğru, boğuk bir çığlıkla sıçradı. Kılıcı, ağacın üzerinden doğru saplamaya çalışacaktı. Bunu ne ara düşündüğünü bilmiyordu. Hatta düşünerek hareket ettiğinden bile emin değildi. Sonuç olarak hamle yapmıştı. Tabi yaratığı ıskalayıp yerde bir iki takla atması ve yaratığın ona dönmesi pekte düşünebileceği bir sonuç değildi. Dengesini toparlayıp tekrar hamle yaptı. Kılıcını rasgele savurarak yaratığa zarar vermeye çalıştı. Yaratık gerçekten çok büyüktü. Uzun denilebilecek bir insana göre bile çok uzundu. Kendisinin normal bir insana göre kısa olduğu gerçeği de yaratığı daha avantajlı yapıyordu. Olareh şansıylıdı ki yaratığı hazırlıksız yakalamıştı. Ya da o an için öyle düşünüyordu. Kılıcı hızla sağa sola savurarak yaratıkta hafif sıyrıklar açıyor, geriye doğru gitmesini sağlıyordu. Bir süre sonra yaratık sırtını bir ağaca çarptı. Olareh, vaktin geldiğini anlayarak kılıcı düz konuma getirdi ve yaratığın göğsünü hedef alarak saplamaya çalıştı. Yaratık, ağacın arkasına doğru kayarak kaçtı. Olareh'in korkusu kaybolmuştu. Avantajlı durumdaydı. Şu anda korkan o değil, yaratıktı. Bir an için gözünden kaçırdığı yaratık biraz ilerde, yere çömelmiş, ellerini yüzüne doğru götürmüş duruyordu. Tekrar pozisyon aldı, sırtında kaburgalara çarpmayacak yumuşak etli ve kemiksiz bölgeyi gözüne kestirdi. Birkaç adımda yaratığa yaklaşıp kılıcını sapladı ve çıkardı. Yaratığın uzun, gri tüylerinden akmaya başlayan sıvı, aydınlanmaya başlayan havayla kırmızı bir renk aldı. Dengesi bozulan ve acıyla bağıran yaratığın boşluğundan yararlanan Olareh, kılıcı yaratığın göğsüne sapladı. Kılıç yaratığa saplanırken cılız, giysi yırtılmasına benzeyen bir ses çıktı. Ama Olareh bunu fark edemeyecek kadar heycanlıydı. Öldürmüştü, o bir kahramandı! Yerde hareketsiz yatan ve hırıltılar çıkaran yaratığa, eserine mutlu bir gülümseme ile baktı. Gözüne tüylerin arasında ufak bir taş çarptı. Yeşil renkli bu taş, ona bir yerlerden tanıdık geliyordu. Eğilip taşı aldı. İnceledi. Tanıyamadı. Sonra kulağına tanıdık bir ses geldi: "Ormanda dolaşırken bulduğumuz borşu hatırlıyor musun? Bana hediye etmiştin. Önceki gün, sen yattıktan sonra. Sabah şehre giderken giyeceğim giysiye karar vermeye çalışıyordum. En sonunda birine karar verdim ve bu borşla güzel olacağını düşündüm. Güzelliğimi sana gösteremeyeceğim için üzülüyordum doğrusu. Beni ne kadar kıskandığını biliyorum. Sende biliyorsun. Broşu taktığımda, derim parlamaya başladı. Bir süre sonra tüylendi ve tüyler uzamaya başladı. Çığlık atmaya, seni çağırmaya çalıştım, olmadı... Broşu çıkarmayı denedim, olmadı... Kaçtım... Sana haber vermeden, uzaklara kaçmayı denedim. Ama korktum, kalmak ve yardım istemek istedim ama köylüler benden korktu." Kesik bir öksürük sesi, bu narin ve hüzünlü kadın sesini kesti. "Olareh... Sakın üzülme, sen doğru olanı yaptın. Ama keşke.. Keşke..." Olareh ıslanmış gözlerini yaratığın cesedine çevirdi. Gördüğü şey kanlar içindeki, yarı parçalanmış bir kız cesediydi. Ağlamak istedi, ağlayamadı. Gidip ona sarılmak istedi, yapamadı. O gece Olareh, kimseye duyurmadan döndüğü evinde boş bir zehir şişesiyle birlikte yerde yığılı bulundu...