Çarşamba, Aralık 27, 2006

Nice yıllara, kim okuyorsa hala..

Hmm.. Bir sene hediye ediyorum kendime. Yapamadıklarımı yapmaya çalışacağım, söyleyemediklerimi dile getireceğim, amaçlarıma yöneleceğim. Bir sene hediye ediyorum kendime, 4 gün sonra bitecek ve sonrasında sonuçlarını izleyeceğim.

Tabi bir hayal misali bunlar. Benliğini ne değiştirebilir ki insanın? "What can change the nature of a man?" diye dolanmıştık Sigil'de vakt-i zamanında. Şimdi İzmir sokaklarında dolansam şu 4 gün aynı şekilde? Bir şey fark eder mi? Değişir mi her şey 4 gün içinde ve görülür mü sonuçları sonrasında?

Faust'um ve Mefisto'm tartışıyorlar kendi aralarında kurdukları uzun cümlelerle. Mefisto her zamanki gibi "Evet" diyor her şeye, farklı yollarla uygulamak ve kendi amaçlarına uyarlamak adına. Sonra yukardaki soruyu yöneltiyorum kendisine, Faust'un oradaki varlığını önemsemeden. Duruyor bir an. "Evet" diyor yine huzursuzca. "Eğer ki gerçekten istersen.." diye ekliyor olaydan bir çıkarı olamayacağını bildiği için. Hayır demesi gerektiğini düşünüyor bir an, ama yalan söylememeye karar verdiğini hatırlıyor. Kişilikler birbirine girerken kendimle kalıyorum yine. O dört güne bakıyorum huzursuzca, yapılabilecekleri düşünüyor ve imkanlılığını görüp çekingenlik denizimden kurtarmaya çalışıyorum kendimi..

Yukarıdaki iç hesaplaşmanın sonucu önemsiz sizin için, asıl olan kısım önümüzde hala yapmak isteyip yapamadığımız bazı şeyleri yapmak ya da en azından başlamak için hala koskoca dört(4) günümüzün olduğu. Nice senelere hepinize, bitmekte olan ama hala size ait olan bu yılınızı iyi değerlendirip sonrakinin daha da iyi olmasına bir zemin hazırlamanız dileğimle. Sevgiler..

Geceden notlar

bir buçuğu iki geçsin yüreğim
bir anlığına düşlerimin ötesini göreyim
daha imkansız hayallere dalayım
gerçeklikten uzaklara kaçayım

ikiyi iki geçsin yüreğim
otuz dakikada yaptıklarımı göreyim
hayatımın boşluğuna dalayım
kendimden başkalarına kaçayım

iki buçuğu iki geçsin yüreğim
huzurla uyuyan insanları göreyim
rüyalar ülkesine dalayım
hayattan bir kez daha kaçayım..

Pazar, Aralık 03, 2006

gözlerimdeki adamın gözlerindeki ben..

Gözler doğruları söyler derlerdi hep bana. Bir cevap umuduyla aynaya koştum ben de gözlerimin derinliklerine bakıp, gerçeğimi aramak için.. Kendim çıktı yine karşıma o karanlık noktanın içinde. Yansımamın gözlerindeki yansımamın gözleri ve o gözlerdeki yansımamın gözlerindeki gözlerim.. Anladım ki gerçekleri bulmanın kolay bir yolu yokmuş..

Perşembe, Kasım 23, 2006

gel artık..

Gormothe! Kurtar bizi buralardan, yine sana muhtacız tüm bu acıları geride bırakmak için. Yüreğimizdeki yerinden çıkıp niye bizi götürmezsin ki uzaklara? Sen de mi kendi başımızın çaresine bakmamızı istiyorsun yoksa, tıpkı olmasını gerektiğini bildiğimiz ama bilmemezlikten gelmeye çalıştığımız gibi..

Çarşamba, Kasım 22, 2006

ne demek istediğini anladığımı sanmıyorum..

sana doğruyu gösterecek gözlükler olduğuna mı inanıyorsun gözyaşlarının?
bir renkkörü olarak ne kadar daha anlatabilirim renkleri sana?
kaldır kafanı ve yüzüme bak, sil o nedensiz akan gözyaşlarını
bil ki hiç bir şey değiştirmeyecek onların çokluğu ya da azlığı
renklere kendin bak birazda; güven kendi yüreğine
çünkü sana yolunu gösterebilecek tek şeydir yüreğin
içinde bulunduğun parlak karanlıkta

Cumartesi, Kasım 18, 2006

klişe konu, writers blocktan çıkma umudu, aptal yazı..

Uyan ve yüzleş! Kaldır kafanı! Nereye kadar kaçabilirsin ki benden? Ne olarak görüyorsun bunu? Basitlik? Klişelik? Hepsi olabilir. Ama bu, korktuğun gerçeğini değiştirmez. Korkuyorsun. Sonunu bilmediğin için mi, yoksa bilmek istemediğin için mi peki? Sana diyorum! Kaldır kafanı ve gözlerime bak! Ne göreceğini biliyormuş gibi davranmaktan vazgeç! Düşündüğün şeylerin sadece düşlerinde kaldığını ama bunu değiştirmenin yolunun kaçmak olmadığını öğren artık! Kaldır kafanı.. Yüzüme bak.. Ancak böyle bitecek bu kabus, inan bana...

*Kafasını kaldırıp önündeki ağlamaktan ve uykusuzluktan kanlanmış gözleriyle ona bakan; bilerek çürüttüğü hayatını her şeyiyle yüzüne vuran yansımasına baktı. Ve farkına vardı. Nihayet kendiyle yüzleşmişti...*

Perşembe, Ekim 26, 2006

değil mi?..

Hayatın karanlık tarafına bakıp gülümsemeye çalışmak lazım aslında. Nasıl olsa o karanlıkta gözükmeyecektir gizlediğimiz göz yaşlarımız..

Pazar, Ekim 22, 2006

kızgın çocuklar..

ve onlar, göklerin lordları, süzülerek yeryüzüne indiler. biz, zayıf ve aciz insanları bilgilendirmeye. sırf, birşeyler öğretme umuduyla emek verdiler başımızda. bize ağacı öğrettiler, bize metali işlemeyi öğrettiler, bize canlıları öğrettiler. bizler yaktık, kestik ve öldürdük. gelen tehlikelere bakmadan, gerçeği göz ardı ederek sadece kendimizi düşündük.. ve sonuç olarak bu hale geldik, yaşamın sonsuzluğunu yeni yeni fark eden, annesinden yeni ayrılmış bir çocuk gibi ortada kaldık. ama herşeyden farklı olarak annesine kızan çocuklar...

Cumartesi, Ekim 21, 2006

nisan 2006, 20:51

yukardaki yıldızı görüyor musun? bulutun ardından parıldıyor. sana sesleniyor sanırım. o da kendini kapattığın yerden çıkmanı istiyor. baksana, nasıl göz kırpıyor. ama oradan göremezsin göz kırpışları. hadi, çıkar başını, göster yüzünü tekrar. gökyüzünü gör bir kez daha, yıldızları gör, bir kez daha görebileyim yüzünü... yoksa, yoksa küstün mü bana? ondan mı çıkmıyorsun? duyuyor musun beni? ne yaptım? neden bana küstün? lütfen, lütfen konuş.. kapatma kendini oraya, dışarı çık, yüzünü göster, o güzel gözlerini bir kez daha göreyim, sesini bir kez daha duyayım... teninin verdiği his, dudaklarının sıcaklığı.. hepsi eski bir anı gibi kaldı.. ama önemsemiyorum artık onları, dedim ya sadece göreyim yeter artık. özledim.. hiç özlemediğim kadar özledim.. geri gelemeyeceğini bildiğim için belkide... artık rüyalara umudumu bağlıyorum, orada seni görebilirim umuduyla.. golden shoot

"genç, sabahın erken saatlerinde ölen eski sevgilisinin mezarında ölü olarak bulunur. ölüm nedeni aşırı dozda uyuşturucu olarak belirlendi. cesedi bulan bekçi ifadesinde; onu bulduğunda gencin gülümsediğini söyledi..."

Cuma, Ekim 13, 2006

kirlenmiş mi cidden ruhumuz?

Yıldızlardan üzerimize süzülen yağmur damlaları altında ruhumuzu temizliyor gibi yapıyoruz, kendimizi kandırdığımızı sanarak. 78'de 1'lik bir olasılığa bağlamış yaşıyoruz hayatımızı. Kılıç 9'lusunda ağlıyor, 10'lusunda susup köşemize çekiliyoruz. Kendi koyduğumuz sınırlarımız içinde özgürce yaşadığımızı söylüyoruz hayatı. Ama aslına, kendimiz koyduk dediğimiz o sınırlar hatırladığımız en eski zamandan beri zihnimize yerleştirilmiş; muhtemelen bir nedeni bile olmayan düşünceler. Ama her şeye rağmen yaşıyoruz, yaşamaya çalışıyoruz..

Salı, Ekim 03, 2006

..?

sönmesini bekliyorum güneşin denize batıp
kaplamasını bekliyorum karanlığın tüm göğü
sönmesini zliyorum aynada gözlerimdeki ışığın
kaplamasını izliyorum ruhumu huzursuzluğun

sönüşünü görüyorum günün, beraberinde tüm umutlarla
sönüşünü duyuyorum umutların, beraberinde tüm insanlarla
sönüşünü hissediyorum insanların, beraberinde sevgilerle
sönüşüne yanıyorum sevgilerin, beraberinde ölümün soğuk ve bir o kadar sevecen kollarına bıraktığı ruhumla

Perşembe, Eylül 21, 2006

tüm yaşam bir ironi...

Kimsin sen?
Senin hayattaki yegane öğretmenin olan şey.
Kimsin sen?
Havayla ilk temasında seni kucaklayan şey.
Kimsin sen?
Senin büyümeni sağlayacak olan şey.

Nesin sen?
Yanağının yanındaki düşmanın.
Nesin sen?
Elinin ucundaki yakın dostun.
Nesin sen?
Kalbindeki izziz sızı.

Nedir seni bu kadar yakın yapan şu hayatıma?
Nedir seni önemli yapan şu hayatıma?
Nedir seni gerçek yapan benim yanıma?

Doğumundur tüm cevaplar;
Ruhunun varlığıdır.
Duygularındır.

Acıyım ben hayatındaki,
İlk nefesinde çiğerlerinde oluşan,
İlk düşüşünde ellerinde oluşan,
İlk kaybında kalbinde oluşan.

Korkuyum ben hayatındaki,
İlk kez ağlayarak annene koşmana neden olan,
İlk kez ışıklar açık uyumana neden olan,
İlk kez ileri bir adım daha atmana engel olan.

Sendin o,
İlk yediğim yumrukta, yanağımda beliren.
İlk kayboluşumda içimi kemiren
İlk kez bir sevdiğimi kaybettiğimde yanağımdan süzülen
Peki ama niye varsın? İşkence için mi? Ne için?

Gerçeği göstermek için varım sana
Düşlerinden uyandırmak için seni
Olgunlaştırıp, yeni bir dünyaya sokmaya
Büyütüp, yeniliklere hazırlamaya
Gerçeği göstermek için varım sana
Düşlerden uyandırmak için seni..

Hazır mıyım bilmeden mi?
İstiyor muyum düşünmeden mi?

Senin seçimine bırakmadan
En uygun zamana yayaraktan

Reddetsem ne yapacaksınız peki?
İnkar etsem herşeyi?

Nesiller boyu devam eden bir gerçeği bozamazsın ufaklık..
Şimdi direnme ve katıl bu seremoniye..

...

Acı değil midir bizi olgunlaştıran, yetiştiren? Sevdiğimiz birinin gitmesi değil midir(gerçek ya da mecaz anlamda) bizi bitişlere alıştıran? Korku değil midir çokluğunda bize saçma olabileceğini anlatan?

tüm yaşam bir ironi..

ğari

*sahneye girer, kılıcını çeker*

Ey hayat, çıkar kılıcını!
Vuruşalım tüm dünyanın önünde senle!
Çarpışan kılıçların sesi yırtsın ölüm sessizliğini.
Ve sen ol sonunda kaybeden,
Bende ağır yaralar bırakarak.
Bir seferde sen kaybet bu savaşı!
Hep yaralanıp kaçmak zorunda kalmayayım.

*kılıcını ileri doğrultup kendi etrafında biraz döner*

Uymayacağım diyorsun yine bu anlaşmaya ha?
O kadar alışmışsın ki her şeyin istediğin gibi olmasına..
Şımarık bir velet misali ortalığı bir birine katıyorsun aykırılıklarda
Unutma! Uyan! Kendi benliklerimiz var bizim!
Şimdiye kadar uyuttuğun tüm o zihinler gibi itaat etmeyeceğim!
İtaat etmeyeceğiz senin zulümlerine!

*kılıcını yerine koyar*

Yine sen kazandın değil mi?
Yine öldürdün düşlerimi değil mi?
Yine bir parça kopardın içimden değil mi?
Yine gittin beni burda yanlız bırakıp değil mi?
Yine hiç dinlememiştin bile beni değil mi?
Bana yine, yine dedirtmeyi başardın değil mi?..

*ağlamaya başlar*

Nefret ediyorum senden..
Her seferinde dediğini yaptığım için,
Her seferinde zararlı çıkan olduğum için,
Her seferinde mantığıma yenildiğim için,
Beni bu hale getirdiğin için..
Nefret ediyorum sende..
Bir anlamda da, nefret ediyorum kendimden..
Seni, mantığımla var ettiğim için..

*koluyla göz yaşlarını siler*

Kaçıyorum şimdi!
Bıraktığın korkunç, kanayan yaralarla birlikte!
Senden uzak yaşayabildiğimi düşündüğüm sayılı saatleri barındıran düşlerime!
Elveda diyorum.. Tekrar, aynı şekilde karşına çıkacağımı bildiğim halde..

*çıkar*

ğari, lazca hayal demek imiş..

ve düştü?..

"Rüzgala savrulan sözcüklerin arasında, yalnızlığım ve ben kaldık sadece ayakta duran. Dostlar bir bir gitti arkalarında hüzünler ve yarım kalmış işler bırakarak. Kanatlarıma vuran ve gözyaşlarımla birleşen yağmur, göklerin bana sunduğu söylenen özgürlüğü içinde sırtıma kırbaç gibi inerken. Ben sessizce hıçkırıyorum turuncu gökyüzünde... Güneş yeni bir günü bağırarak doğuyor ufukta! Günün aydınlanmasıyla görülebilir ve hissedilebilir hale geliyor tüm gerçekler. Yanından geçtiğim ağaçtaki kuşların cıvıltısı, bedenimdeki yaraların mide kaldırıcı görüntüsü... Ama şükrediyorum ki tanrılara, şu anda yanımda kimse yok benden ve bedenimdeki kusurlardan iğrenecek! Şükrediyorum ki tanrıya, bedenim bütün iğrençliğiyle gökyüzünde süzülürken bile, aşağılarda bir yerlerde sadece benim silüetimi görerek ya da varlığımı hissederek bile huzur bulanlar var.. En azında bu şekilde bir işe yaradığımı hissediyorum..."
"Cıplak bedenim bulut dedikleri o garip su kütlelerinin arasından geçerken, serinliğin bedenimin her yerine değmesinin içimde yarattığı rahatlık ve bu rahatlığın sadece bir nefes alma süresi kadar olması hayatımın anlamsızlığını yüzüme vuruyor... Ama ben, tüm bunlara rağmen usanmadan, bıkmadan geçiyorum o bulutun içinden! Peki neden? Doğru cevabı hiç bulamadım..."
"Umut, diyorlardı bana. Tek ihtiyacım olan şeymiş bu. Ama ben kaybettim bunu yıllar önce boş bir içki şişesinin dibinde... Sonra bana umuded diyecekte kimse kalmadı çevremde... Bir kısmı kendileri gittiler, bir kısmını da ben kovdum..."
"Bakın! Bana bakın! Kör ve sarhoş bir melek dolaşıyor göklerde! Siz kendinizi meleklerin yanlarında düşük hisseden varlıkların imreneceği hareketlerle dolaşıyor vadilerin tepelerinde! Başım dönmeye başladı. Bir şey başıma baskı yapıyor, sanki ayaklarıma doğru çekiliyorum. Rüzgar saçlarımı geriye doğru savuruyor. Sanırım düşüyorum. Yere, ölümüme doğru son düşüşümü yapıyorum...

devamı olmayan, eski bir yazı..

Dacatik ağrıyan başını sıvazladı. Eli, yapış yapış olmuş saçlarının arasındaki morluklara değince acıyla geri geçti. Zorla açılan gözleri çevrenin karanlığına daha alışmamıştı. Zihnini yoklayıp nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı. En son bitirdiği son işin ücretiyle neler yapacağını hayal ediyordu. Sonra bir an dengesini kaybedip bir kum tepeciğinin üzerine düştüğünü hatırlıyordu. "Dün yediklerim dokunmuş olmalı, yorgunlukla da birleşince yığılıvermişimdir. Hava karanlık olduğuna göre, uzun süredir bu şekilde yatıyor olmalıyım." diye düşündü, ama sonra zeminin kum olmak için fazla sert ve havanında çöl için fazla nemli olduğunu fark etti. Gözleri karanlığa alıştıkça etrafındaki taş blokları seçebilmeye başladı. Bir süre sonra duvarı net bir şekilde görebiliyordu, daha doğrusu duvarları. "Bir hapisane?! Ama koridor gibi devam ediyor? Parmaklık falan olması gerekmez miydi?" Ayağa kalkmayı denerken bacaklarında ve kaba etinde de oldukça büyük morluklar olduğunu hissetti. Bu acı onu biraz ayıltmıştı.İleriye doğru bir yol uzanıyordu, diğer üç tarafında eski, taş duvarlar vardı. Duvarları yoklayıp buraya nasıl geldiğini anlamaya çalıştı. Duvar, normal duvardı. Etrafta hiçbir kapı izi yoktu. Ya da vardı ama bulamıyor muydu? Bir süre durup kapı aramak ve ilerleyip çıkış bulmak arasında düşündü. Var olan bir gizli kapıyı bulma olasılığının düşüklüğünü hesaba katarak ilerlemeye karar verdi. Sonuç olarak o, sadece para için çalışan bir çeşit askerdi. Hafif topallayarak ilerleye başladı...

Yirmi, otuz adım sonra koridorda sola doğru hafif bir boşluk olduğunu fark etti, parmaklık olması umudu ile adımlarını hızlandırarak oraya ulaştı. Gördüğü şeyi anlaması biraz zamanını aldı. Siyah, taştan oyulmuş bir masa üzerinde, beyaz taştan bir tablet duruyordu. Elini tabletin üzerine koydu. Bir anda aklına tabletin lanetli olabileceği, acı içinde kıvranarak bu soğuk cehennemde kimsesiz öleceği fikri geldi aklına. Soğuk bir ter damlası sırtından aşağıya doğru süzüldü. Titreyen elini tabletin üzerinde gezdirdi. İnce oyuk tarzı birşeyler hissetti. Belkide az önce bir tuzağı harekete geçirmişti ve birazdan yüzlerce küçük, zehirli iğne vücuduna saplanacaktı ya da altındaki taşlar açılıp onu dibi olmayan bir çukura düşürecekti! Elini hızla geri geçti ve bağırmamak için dudaklarını ısırdı. Bir süre bekledi. Hiçbir şey olmamıştı. Elini alnına götürüp yüzüne doğru inen terleri sildi. Tabletin üzerine baktı. Beyaz tablet üzerine bir yazı oyulmuştu. Başının döndüğünü hissetti, ışık olmadan renkleri nasıl ayırt edebiliyordu ki? Hatta etrafı nasıl görüyordu? Kendisini bu olaydan kurtarması için meleklere yalvarmaya başladı. Titreyen sesiyle yaptığı mırıltılar yankılanarak kulaklarında tekrarlanmaya başlayınca, korkusunu bir kenara bırakıp yazıyı okumaya karar verdi. Beyaz kayadan yazıları okuyamıyordu. Elini taşa koyup harfleri tanımaya çalıştı, ama beceremedi. Çaresizce etrafına bakındı. Masanın yanında bir miktar kum olduğunu gördü. Kumu avuçlayıp, tabletin üzerine döktü. Kumları iyice dağıtarak oyuk harflerin yerlerini doldurmalarını sağladı sonra artan kumu yavaşça itekleyerek yere döktü. Yazılar şimdi daha anlaşılır bir halde gözüküyordu. Tablete biraz daha yaklaşıp okumaya başladı:

"Ey yabancı, sen ki bu yazıyı okuyorsan; kum kutusunun içine düşmüşsün demektir. Oku ve iyi anla, burda öğreneceklerin hayatta kalmanı sağlayacak, burdan çıktıktan sonra uygularsan da kısa bir ölüm sahibi olmanı sağlayacaktır. Burası kum kutusudur, burada hayat; dışarıdakinden çok daha farklıdır.

Unutma yabancı: sana benzeyenlere güven ve onların sana güvenmesini sağla, yoksa arkada kalırsın.
Unutma yabancı: sana benzemeyen şeyler seni rahatsız edebilir.
Unutma yabancı: Eşya, arkandan kovalayanlar varken bir hiçtir
Unutma yabancı: Bıkkınlar ölmeye mahkumdur.
Unutma yabancı: Sana en lazım olan bilgi, o anda aklına gelmeyendir.

Öğütlerimi dinle, temkinli ilerle belki böylece biraz daha uzun süre canlı yürüyebilirsin."

Dacatik yumruklarını öfkeyle sıktı. Ne biçim bir şakaydı bu? Buraya nasıl gelmişti? Nasıl çıkacaktı? Ve bu ölümden bahsetme saçmalığı da ne idi? Gerçekten tehlike altında mıydı? Bu arada yazının altında bir miktar boşluk olduğu dikkatini çekti, gözlerini kısıp diğerinden daha küçük yazılmış bu paragrafı, daha doğrusu dizeleri okumaya başladı:

"Zihninin daha iyi olduğunu düşünen biri,
Daha iyi olan yerde yaşamak istedi.
Kendi zihnindeki hayallerinin gücüyle,
Ve rüyalarındaki zevklerle
Yaşadı birkaç gün ve gece
Sonra kabuslar çıktı gülümseyerek
Önce hayalleri sonra rüyaları yediler
O biri, kapıyı açtı gelsinler diye
Kabusları besleyecek ölümlülere
Birazda düşlerde olmayan bir duyguyla
Belki biri kabusları yener umuduyla..."

Dacatik istemsizce başını sağa, sola salladı. Okuduğundan hiçbir şey anlamamıştı. Elini yavaşça başına götürdü. Kavrayabileceğinden çok daha büyük bir belada olduğunu düşündü, gözlerini kapayıp başını geriye doğru sallandırdı...

Olareh

Olareh kılıcını sıkkın bir şekilde çalılara doğru savurdu. Bir kaç çekirge zıplayarak fırladı. Biraz ilerde ağacın kovuğundaki mantarı yemeye çalışan tüylü, garip hayvanı izledi. Oyulmuş bir gözü, parçalanmış suratı ve orantısız vücuduyla pek çok avcının tuzağından kaçmış olduğu düşünülebilirdi. Hayvanın ne olduğu hakkında bir süre düşündü. Hareketleri tavşanı andırıyordu. Yaklaşıp, yakalamayı düşündü. En azından eve boş dönmez, anlatacak bir hikayesi olurdu. Hatta söylentileri bu çirkin yaratığa bile atabilirdi. Tabi, köyün yarısının silüet halinde gördüğü iki metrelik iri bir yaratığın suçunu, sakat ve şapşal bir tavşana yıkacaktı. Aslında biraz düşünse olayları bağlayabilirdi belkide. Tüm bu saçma düşüncelerin arasında kaybolan sıkıntısıya tavşanı yakalamaya karar verdi. Parmak uçlarına basarak ilerledi. Tam elini uzatacak mesafeye geldiğinde tavşan, çirkin yüzünü ona dönüp garip bir ses çıkarmış ve görünüşünden beklenmeyecek bir çeviklikle uzaklaşmıştı. Olareh, hiç beklemediği bu hareket karşısında donuk bir şekilde bekledi. Bir süre sonra olayın garipliğinin farkına varıp istemsizce gülmeye başladımıştı ki, ağaçların arasından fırlayan siyah bir şey bacaklarının arasından geçerek gözden kayboldu. Olareh, siyah şeyin az önce yakalamaya çalıştığı tavşan olduğunu fark etti. İlerde onu, az önce kaçtığı avcıdan daha fazla korkutacak ne olabilirdi ki? Kılıcını kavrayıp ilerlemeye başladı. Güneş dağların arkana doğru yavaşça çekiliyordu. Olareh kılıcını kaldırdı. Havada savurarak kendisini duyabilecek olası bir düşmanı korkutmayı denedi. Daha dorusu korkmasını umdu. Çünkü kendisi, hiç korkmadığı kadar çok korkuyordu. Ayaklarını sürükleyerek ilerledi. Etrafta hiçbir şey görünmüyordu. Yakındaki bir ağaca dayanıp nefes alıp verişini düzenlemeye çalıştı. Pek başarılı olduğu söylenemesede daha az korkuyordu artık. Belkide bunun nedeni ormanın bu kısmının hala boş olduğunu düşünmesiydi.


Olareh kendine biraz daha geldiğinde hava çoktan kararmıştı. Dayandığı ağacın yanına küçük bir ateş yaktı. Ellerini ısıtmaya çalışırken kendi kendini cesaretlendirerek karar verdi. Tuzak kuracaktı. Yanında taşıdığı bir miktar tuzlanmış eti, bir sopaya geçirip sopa yanmayacak şekilde yerleştirmeye çalıştı. Heba ettiği bir kaç sopa ve bir kaç parça etten sonra nihayet tuzağı tam olarak ayarlayabilmişti. Gözlerini ağaca dikip, yanına doğru gitti. Şimdi yapması gereken tek şey tırmanmaktı. Üzerindeki deri zırh, hafifliği nedeniyle kolay hareket etmesini sağlıyordu ama kılıcı nasıl yukarı çıkaracaktı. Kın kullanmaktan nefret ederdi. Bu nedenle yanında da yoktu. Beline bağlamayı denedi, kılıç yere düştü. Zırhın içinden geçirmeyi düşündü. Ama zırha çok para ödemişti. Kıyamazdı... Kılıcı ağacın tırmanmak istediği dalına atmaya karar verdi. Şans için yalvarıp kılıcı fırlattı. Şanslıydı, ya da mırıldanması işe yaramıştı ki kılıç tam düşündüğü yerde kaldı. Ama yere düşer ve bir taşa çarparsa muhtemelen çok ses çıkarırdı. Ağaca tırmanmaya başladı. Dala vardığında fark etti ki o da düşse çıkaracağı ses ve can acısısıyla çıkabilecek muhtemel bağırtı kılıcın sesinden en az on kat daha fazla olacaktı. Ağacın üzerinden kızaran ve bir süre sonra yanan eti izledi. Ateşe bakmak uykusunu getirmişti. Bir süre sonra gözleri kapandı. Pekte sağlam olmayan bir ağaç dalının üzerinde uyuya kalmıştı.


Birbirine yapışan gözlerini açmaya çalışırken, bir ağacın üzerinde uyuduğunu hatırlayıp dengesini korumaya çalıştı. Kılıcı hala bıraktığı yerdeydi. Gözlerini aşağıya çevirdiğinde, bulanık bakışlarıyla sönmeye başlamış ateşi gördü. Hala nasıl sönmediğiyle ilgili düşünmeye başlamışken biraz daha düzelen gözleri ateşin yanında oturan ve kuru dallar fırlatan tüylü iri yaratığa takıldı. Dişlerini sıktı. Tüyleri diken diken olmuştu. Bu oydu. Köylüleri korkutan ve peşinde buraya geldiği yaratık. Kılıcını eline alıp yaratığın üzerine doğru, boğuk bir çığlıkla sıçradı. Kılıcı, ağacın üzerinden doğru saplamaya çalışacaktı. Bunu ne ara düşündüğünü bilmiyordu. Hatta düşünerek hareket ettiğinden bile emin değildi. Sonuç olarak hamle yapmıştı. Tabi yaratığı ıskalayıp yerde bir iki takla atması ve yaratığın ona dönmesi pekte düşünebileceği bir sonuç değildi. Dengesini toparlayıp tekrar hamle yaptı. Kılıcını rasgele savurarak yaratığa zarar vermeye çalıştı. Yaratık gerçekten çok büyüktü. Uzun denilebilecek bir insana göre bile çok uzundu. Kendisinin normal bir insana göre kısa olduğu gerçeği de yaratığı daha avantajlı yapıyordu. Olareh şansıylıdı ki yaratığı hazırlıksız yakalamıştı. Ya da o an için öyle düşünüyordu. Kılıcı hızla sağa sola savurarak yaratıkta hafif sıyrıklar açıyor, geriye doğru gitmesini sağlıyordu. Bir süre sonra yaratık sırtını bir ağaca çarptı. Olareh, vaktin geldiğini anlayarak kılıcı düz konuma getirdi ve yaratığın göğsünü hedef alarak saplamaya çalıştı. Yaratık, ağacın arkasına doğru kayarak kaçtı. Olareh'in korkusu kaybolmuştu. Avantajlı durumdaydı. Şu anda korkan o değil, yaratıktı. Bir an için gözünden kaçırdığı yaratık biraz ilerde, yere çömelmiş, ellerini yüzüne doğru götürmüş duruyordu. Tekrar pozisyon aldı, sırtında kaburgalara çarpmayacak yumuşak etli ve kemiksiz bölgeyi gözüne kestirdi. Birkaç adımda yaratığa yaklaşıp kılıcını sapladı ve çıkardı. Yaratığın uzun, gri tüylerinden akmaya başlayan sıvı, aydınlanmaya başlayan havayla kırmızı bir renk aldı. Dengesi bozulan ve acıyla bağıran yaratığın boşluğundan yararlanan Olareh, kılıcı yaratığın göğsüne sapladı. Kılıç yaratığa saplanırken cılız, giysi yırtılmasına benzeyen bir ses çıktı. Ama Olareh bunu fark edemeyecek kadar heycanlıydı. Öldürmüştü, o bir kahramandı! Yerde hareketsiz yatan ve hırıltılar çıkaran yaratığa, eserine mutlu bir gülümseme ile baktı. Gözüne tüylerin arasında ufak bir taş çarptı. Yeşil renkli bu taş, ona bir yerlerden tanıdık geliyordu. Eğilip taşı aldı. İnceledi. Tanıyamadı. Sonra kulağına tanıdık bir ses geldi: "Ormanda dolaşırken bulduğumuz borşu hatırlıyor musun? Bana hediye etmiştin. Önceki gün, sen yattıktan sonra. Sabah şehre giderken giyeceğim giysiye karar vermeye çalışıyordum. En sonunda birine karar verdim ve bu borşla güzel olacağını düşündüm. Güzelliğimi sana gösteremeyeceğim için üzülüyordum doğrusu. Beni ne kadar kıskandığını biliyorum. Sende biliyorsun. Broşu taktığımda, derim parlamaya başladı. Bir süre sonra tüylendi ve tüyler uzamaya başladı. Çığlık atmaya, seni çağırmaya çalıştım, olmadı... Broşu çıkarmayı denedim, olmadı... Kaçtım... Sana haber vermeden, uzaklara kaçmayı denedim. Ama korktum, kalmak ve yardım istemek istedim ama köylüler benden korktu." Kesik bir öksürük sesi, bu narin ve hüzünlü kadın sesini kesti. "Olareh... Sakın üzülme, sen doğru olanı yaptın. Ama keşke.. Keşke..." Olareh ıslanmış gözlerini yaratığın cesedine çevirdi. Gördüğü şey kanlar içindeki, yarı parçalanmış bir kız cesediydi. Ağlamak istedi, ağlayamadı. Gidip ona sarılmak istedi, yapamadı. O gece Olareh, kimseye duyurmadan döndüğü evinde boş bir zehir şişesiyle birlikte yerde yığılı bulundu...

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

Yeni bir başlık açarken konu belirtmek zorundasınız

Yazıyoruz, yazdık. Nedir ki yazmak? Düşünceyi sembollerle anlatmak diyor zihnimdeki eskiden kalma bir imge. Öyle mi gerçekten yazmak? Niye yazıyoruz? Hayır, niye yazıyorum? Ne gerek var parmaklarımı boş boş klavyede gezdirip, ATP'leri ADP'ye dönüştürmeye. Ne işime yarıyor bu? Yazamıyorum kardeşim ben, var mı! Bulamıyorum yazacak bir şey. Sonucunda da böyle saçmalıyorum mütemadiyen. Bir A4 sayfasını dolduracak kadar saçmalayabilir mi insan? Bir gün içinde ne kadar saçmalıyoruz? Saçma olarak nitelendirdiğimiz kavram nedir? İşte, az önce yazdıklarım "saçma" kavramının basit örnekleri benim için. Ne yapıyorum hala burada? Ne yapıyorsunuz hala burada? Niye okuyorsunuz? Niye yazıyorum? Belkide niye yazdığımı öğrenmeye okuyorsunuz. Benim bilmediğim bir şeyi, yazım size söyleyebilir mi? Ey Yazı, söyleyebilir misin bana neden seninle uğraştığımı?

Ahh.. Tıkandım işte. Devam etmiyor sözcükler. Tıkandım. Niye? Arkada Temporary Peace'nin sessiz bölümleri var. Vincent Cavanagh birazdan bağırmaya başlayacak. "Kedilere, köpeklere ne olacak?" diye. Şarkı bitince bana ne olacak? Şarkı bitmese de bana ne olacak? "Ne?" işte soru. Cevabını bilmediğim, biliyorsamda hatırlamak isteyemediğim.. Şarkı bitince ne olacak? Başlayan sonraki şarkıya mı bırakacağım düşüncelerimi, o mu yönledirecek zihnimi. Zihnimde düştüğüm bu boşlukta nereye tutunacağım? Yazı birşeyler söylüyor bana. Anlamıyorum. Sanırım ona tutunmam gerektiğini söylüyor. Bu yüzden mi yazıyorum acaba? Peki niye düşüyorum. Niye başta tutunmadım? Niye boşluk burada? Niye kapatmıyoruz? Hep tutunsam, düşmesem hiç ne olacak?

21:26. Bozuk uyku düzeni, günün yorgunluğu, zihnin karmaşıklığı. Mantıklı düşünme yeteneğimin yavaş yavaş azaldığını hissediyorum. Yazı, kendisine tutunmama yardımcı oluyor. Boşluk ise, hala beni çekmeye çalışıyor. Ama durun! Her şey dursun! Düşündüğüm her şey yanlış! Beni, kendisine tutunmaya zorlayan şey zihnimdeki anlamsız boşluğun kendisi ve içine düştüğüm de Yazı! Düşmek istiyorum şimdi! Özgürce, tutunmadan, sınırlar olmadan, sonsuza dek... Ya da sıkılana dek...

Malkavian gibi düşünmeye başlayan mantığım, paranoya yaptığım kelime yazılımlarına bakmak için yan tabda duran TDK'nın internet sitesi, düştüğüm yazı, etrafımı çevreleyen, havadan yoğun düşler. Daydreamer diyorlar, gündüz rüyacısı gibi bir şey oluyor. Hayalciler, hayal kuranlar. Niye hayal kuruyoruz? Niye "kurmak" kelimesini kullanıp sınırlıyoruz onu? Akışına bıraksak nazikçe. O, kendi istediği gibi şekillense daha güzel olmaz mı? Gerçekçiliğin, hayattaki acıların, düşlere engel olan sorunları bir kenara itip, uzun uzun, serbest bir şekilde düşlere bıraksak kendimizi. Sakin, çevresinde çiçek kokulu, böceksiz bir orman olan düş nehrine bıraksak kendimizi, ne güzel olurdu...

Yine boş boş bakarken yakaladım kendimi ekrana. Boşluk, son anda bacağımdan yakaladı beni düşerken. Tuttuğu yer, canımı acıtıyor şimdi. Klavyenin tıkırtısı, yan binadan gelen gürültüler, aşağıda bir yerlerde gece gündüz havlayan psikopat bir köpeğin cırtlak sesi.

Hayallerim bir böğürtlen çalısı şimdi. Uzaklarda güneş yavaş yavaş batıyor. Tatlı, serin esinti yüzüme çarparken havanın bunaltıcı sıcaklığını alıp götürüyor. Yüzümde bir gülümseme var. Çalının içinde bir sürü olgun böğürtlen görüyorum. Elimi uzatıyorum. Dikenler kolumu yarıyor. Duruyorum. Elimi biraz daha uzatırsam düşlerime ulaşacağım. Eğer biraz yana kayarsa, kolumdan ufak bir kan çayı akacak toprağa doğru. Titrememesi gerekiyor ama laf dinletemiyorum. Titriyor elim beni kaale almadan. Derime gömülmeye çalışan dikenler canımı acıtıyor. Bir an böğürtlene odaklanıyorum sadece, elime düşüyor. Artık acıyı hissetmiyorum. Zaten önümde o dikenli çalı durmuyor artık. Böğürtlenin tadı ağzıma dağılıyor. Ne zaman yedim ben onu? Daha çok istiyorum. Dahası için değer mi peki o çalıya tekrar elimi sokmak? Sanırım değer...

Ey buraya kadar sabredip okuyan kişi!
Sence değer mi o çalıya tekrar elimi sokmam ki ben böğürtleni çok severim..
Kaale almamak gerçekte nasıl yazılıyor?
Niye yazıyorum ben bunu böyle?
Niye okuyorsun sen?
...
İnsanlara ördek olduklarını söyleyince neden bu kadar şaşırıyorlar, niye bir an olsun benzeyip benzemediklerini düşünmüyorlar?
Cicisin okur, buraya kadar sabrettin bunca saçmalıkta. Düşler nehrinde, iyi yolculuklar dileğimle...

Çarşamba, Temmuz 26, 2006

*puppy face*

HUG BUTTON

tavanda biriken duman

kalemimim uçundan yükselen hafif bir duman var. o kadar bastırıyor muydum kağıda? yok canım, o kadar sürtmüş olamam. e bu duman nerden geldi? aslında ışığın vuruşuyla oldukça hoş gözüküyor duman. yalnız bu biraz fazla koyu. kalem yanmıyor da? duman tavanda iz bırakacak. is kokusu perdelere sinecek. sonra saatlerce uğraş hepsini temizlemeye.
duman tepede, tavanın biraz daha altında toplanıyor. perdeleri yıkamak için ne kullansam acaba. duman şekil alıyor sanki. eskiden gölgelerle oynardım bu oyunu, birşeylere benzetmeye çalışırdım onları. çocuksu uğraşlar. ışıklar kesildiğinde hep sıkılırdım. televizyonsuz yaşam kötü.
duman bir yüze benziyor. ağız, burun, kulaklar hatta gözler. bana bakıyor. yüz hatları gittikçe belirginleşmeye başladı. bu.. bana benziyor? dumanda kendimi görüyorum. sanırım çok fazla uykusuz kaldım. halüsinasyon görüyorum sanırım. uyumalıyım.
tepende, hayal gücünün somut bir meyvesi sana ulaşmaya çalışırken sen neler düşünüyorsun? ben seni böyle mi bırakmıştım? hayallerin, mücizelerin nerde? beynini ne kadar gerçekliğe ve düzene alıştırmışsın. düşüncelerin kaosu nerde? çocuksu duygular ve hormon akıntılarının karışımından oluşan, yüz kızartıcı imgeler ve bunları bir anda parçalayan kapı arkası canavarları nerde şimdi? ne yaptın hepsine? gördüğünü sandığın gözlerinle körelttin değil mi hepsini. kağıdın üzerindeki bu çöp de ne. geliştirdiğin yeteneğinle birlikte körelttiğin düşüncelerine bak. eserinin banelliğine, sıradanlığına bak! ben seni böyle mi bıraktım? seninle böyle mi başlamıştık bu işe? kafanda, önüne çizdiğin düz çizgi ile etrafına bakmadan ne kadar ilerleyebilirsin? şu halinle, ancak kendin gibilere yetebilirsin. ama hayalin bu muydu? orjinallik, gerçeküstülük nereye gitti? ideallerin, rüyaların nereye gitti?
önümdeki dumandan suretimden azar işitiyorum. deliriyor muyum? çalışırken uykuya dalmış ve şimdi bir rüyadayım belkide. yarın çok işim var, erken uyumalıyım...
senide kaybetmişiz.. gerçeklik senide yiyip bitirmiş sonunda anlaşılan.
duman haklı mı acaba? değiştim mi cidden? en son ne zaman içten güldüm? en son ne zaman saçmaladım? en son ne zaman hayal kurdum?
uyanıyorsun! devam et! gayret et! başarma ihtimalin hala var! devam! düşle! düşün!
sıcaklık kapladı içimi. etraf soğuk. üşümem gerek, ama sıcağım. duman hala orda. gözlerinde umut var. benimkilerden uzun zaman önce silinmiş olan umut. yanına gitmek istiyorum. serbest kalmak istiyorum. düşünmek istiyorum, düşlemek istiyorum...
dur, lütfen devam etme. yanıma gelmeyi isteme. gerçekten kopamazsın. gerçeği reddetme. sana söylemeye çalıştığım gerçeği reddetmen değil. düşleri reddeden gerçeğe, bunun yanlış olduğunu göstermen idi. sen ise tamamen düşlere dönmek istiyorsun. yapma..
ama biliyorum. daha iyi olacak. orası daha güzel, daha mutlu. lütfen, izin ver geleyim.
belkide geri gelmemeliydim. büyüdükçe kaybettiğin düşlerini kendi başına bulmana izin vermeliydim belkide. şimdi, herşeyini geride bırakıp onlara dönmeye çalışıyorsun. seni, gerçeğe alıştıran zaman belkide seni tekrar düşlerle dengeye getirebilecek tek şeydi. evet, zaman. bunu ona bırakıyorum. gidiyorum. bu, kendi başına vermen gereken bir mücadele. dengeni kendin kurmalısın.
dur, gitme! kendi başıma yapamam! yanına al beni! lütfen! geri gel! uzaklaşma!
...
tepemdeki duman yavaşça dağılıyor. kaleme bakıyorum, ucu kırılmış. gözlerimde yaşlar toplanıyor. ağlamak istiyorum nedensizce. içime atıyorum gözyaşlarımı, zihnimi bırakıyorum kendi haline. sanki günler süren kalemi açma işinin bitmesini bekliyorum. önümdeki kağıdı buruşturup fırlatıyorum odanın öbür tarafına. boş, bembeyaz bir kağıt var önümde. zihnim, gereklilikler ve sorumluluklardan uzak bir şekilde; geri çağırıyor hayalleri, hızla büyümeye çalışırken bir kenara ittiğim.
boynum ağrıyor. masamda uyuya kalmışım. odada bir is kokusu var. suratımla birleşmeye çalışan silgi kırıntıları hissediyorum. önümde, artık tamen beyaz olmayan kağıtlar duruyor. şimdiye kadar yaptıklarımın en iyisi..

Cuma, Haziran 23, 2006

bir gün ö..

ben ölürken bir kuş tüyü düşsün üzerime
bir ağaç, yeşil bir yaprağını bıraksın yere
yanıbaşımda bir çiçek açsın, akşamüstü solmak üzre
uzaklarda bir yerlerde güzel bir kız gülümsesin,
yaşlı bir adama yer versin otobüste oturan genç

ben ölürken güzel şeyler olsun hayatta;
aptal tesadüfler renklendirsin ömrü
birileri mutlu olsun yok yere

ben ölürken başka kimse ölmesin
sadece bana ait olsun o an için ölüm
farklı olayım hayatta sadece bir an..

ben ölürken kimse görmesin beni,
istemiyorum yanaklardan süzülen damlalarla anılmayı
istemiyorum zihinlerde bitmemiş umutlarla hatırlanmayı

ben ölüken, gülümsüyor olayım
daha önce hiç gülümsememiş gibi..

ben ölürken, gülümsüyor ol uzak bir yerlerde...
ben hiç olmamışım gibi...

Çarşamba, Haziran 21, 2006

?

silik bir mum ışığıyla yaşıyorum
çevresinde dönüyorum, sarhoş sinekler misali
bir yere varma umuduyla, daire çiziyorum
kuyruğunu kovalayan köpekler misali

beyaz bir kalemle yazıyorum
kardan bir kağıda
özgürce içimi döküyorum
iz bırakmadan etrafta

etrafımda kopan fırtınaya bakıyorum
uzun zaman önce verdiğim bir nefesle büyüyen
kelebek etkisi yapıyorum
bazen isteyerek, bazende istemeden

insanlara bakıyorum
tepkisiz ve sessizce
yaşamın kendisini görmeye çalışıyorum
kendiminki yokmuşcasına

aniden parlayan muma bakıyorum
umutlarımı hatırlatıyor
birden parlayıp sönen
ısısını hissetmeye çalışıyorum
hiç ışık vermediği dibinde durarak...

Pazar, Haziran 11, 2006

...

beyaz noktalarla dolmuş siyah tavan
aldığın her nefeste içine dolan duman
kulaklarından içeri giren ahlaksız sözler
insanın yeni ihtiyaçları oldular

gerçeğin ötesine ulaşmaya çalışan eller
kırıldı ya da toprağa karıştı birer birer
gerçekte tutunmaya çalışıyor yenileri artık
umutsuz çığlıklarla

geçmiş, anılar, hayaller...
hepsi öldü...
geceyarısı gökteki yıldızların huzurunda
toprağın altına uğurlandılar

son'a hoşgeldiniz dedi karanlık melekleri
onları ittirdik, çılgınlığın kapısından girdik
umutsuzlar son'a giderken biz koştuk
ta ki bu soğukluktan kurtulana kadar

acı, nefret, öfke hala bizimle
hep bizimleydiler aslında
zaten onlar olmasa kim ne yapardı
sevigiyi, huzuru ve mutluluğu

umuttan köprüler yaptık
sonra küçük bir kibritle yaktık
karşı kıyıya boş boş bakıp
yeni bir köprü kurmaya başladık

tutarsız bilgiler ve duyguların dolandığı bir zihinle
hayatta kalmaya çalıştık
gerçek olmayanı kabul etmeyen bir dünyada
gerçeklerin olmadığı söyledik
kovulduk, ezildik.
anladık ama anlaşılmadık
tüm bunlara rağmen biz yine yaşadık, yaşamaya çalıştık...

yeşil yosun, kahverengi yosun, siyah yosun, mavi yosun, renksiz yosun, her renk yosun.. ya da sadece gözlerin...

tadı olmayan bir şeyler var ağzımda
eskiden alırdım hepsinin tadını
severdim, bıkmazdım..
üzülmezdim hatırladığımda seni..
nerelerdesin yosun gözlüm?
sensiz bitiyor bu kısa ömrüm

giysiler, perdeler, mobilyalar
çiçekler, yapraklar, ağaçlar
anılar, mutluluklar, hüzünler
hepsi sen kokuyor yosun gözlüm
sensiz bitiyor bu kısa ömrüm

sessizce gitmiş olsaydın keşke
geri geleceğin umuduyla yaşardım
gülümsemeni görseydim keşke son bir kez
öyle hatırlasaydım seni
ama sen yoksun yosun gözlüm
sensiz bitiyor bu kısa ömrüm

mum alevinde görüyorum yüzünü
camdaki yansımanı
aynada arkamda duruşunu
geri döndüğümde hiç orda olmuyorsun yosun gözlüm
sensiz bitiyor bu kısa ömrüm

korkuyorum yosun gözlüm
etraftan, acıdan, karanlıktan değil
sensizlikten korkuyorum yosun gözlüm
bu kısa ömrümün sensiz bitmesinden korkuyorum
karanlığın içinde, sessizce ağlayarak..

....

nerelerdesin yosun gözlüm?
sanırım, sensiz bitti bu kısa ömrüm...

Pazar, Haziran 04, 2006

hm?

-takip et...
-olmaz!
-neden?
-korkuyorum...
-ama burası boş? korkacak bir şey yok?
-işte korkutucu olanda bu. boş, hiç bir şey yok. hatırladığım, yaşadığım hiç bir şey. hala aynı yerdeyiz , etraftaki hiçbir şey değişmemiş ama yinede anılarımın geçtiği yer değil burası.
-doğru, artık farklı bir yerdeyiz. aynı yerin bir görüntüsündeyiz sadece. fotoğraflardan bile daha sahte bir dünyada.
-peki neden burdayız?
-sahte dünyayı olası kılıyoruz ki başka bir yerde gerçeği varolsun.
-nasıl yani?
-zıtlıklar yaratıyoruz. bir kavramı isimlendirmek için onun tersi olan bir şey bulunmalıdır. mutluluk için hüzün, eğlence için sıkıntı, yaşam için ölüm.. aynı zamanda hüzün için mutluluk, sıkıntı için eğlene ve ne gariptir ki ölüm için yaşam..
-bu?.. aptalca?..
-değil? yaşam tarzımız bu.
-biz?
-evet, artık seninde...
-istemezsem?
-kaybolursun. zıtlığın ortadan kalkar, sende ortadan kalkarsın...
-ö.. ölüm?..
-elbette hayır. benliğin, farkındalığın yok olur.
-şu, uyanıklık dediğin bu muydu.
-evet, şu anda uyanıksın.
-uyanık halde, sahte olanı görüyorum ve uyurkende gerçek olanlayım?
-elbette bu şekilde düşünebilirsin. ancak kavramlar zıt olmalarına rağmen birdirler. sahte ve gerçek sadece simgesel birer isim. aslında zıtlığın her iki ucu da, diğeri kadar gerçek.
-yani ikisininde sahte olma şansı var?
-ıı... evet..
-anlıyorum
-anladığını sanıyorsun. anlayamazsın, fazla imkansız..
-ne demek bu?
-anlayacaksın
-ironi?
-geç kalıyoruz, yürü. daha çok yolumuz var...

Pazartesi, Mayıs 15, 2006

düşmeden...

Düşüncelerimi toparlamaya çalışmak acı veriyor artık. Geldiğim, çevremdekileri getirdiğim bu son nokta benim için fazla.. Ah, kararsızlık meleği, neden kanatlarını üzerimden çekmiyorsun ki? Neden düşüncelerimi yalnız bırakmıyorsun... Hiçbirini eçemiyorum şimdi... Anlatabileceğim hiçbir duyguya benzemiyor hissettiklerim. Aşk değil, nefret değil, öfke değil, kin değil, hırs değil, yalnızlık değil... Hala hissedebildiğimi düşündüğüm düşleri düşünerek geçiriyorum vaktimi boşu boşuna. Laf kalabalığına çeviriyorum hayatımı. Beynime saplanıyor acı dolu düşünceler. Dişlerimi sıkıp inliyorum yavaşça. Hiç bir şey değişmiyor, hiç kimse duymuyor..
Turuncu gökyüzüne çeviriyorum gözümü, yağmur bulutlarını görüyorum uzaktan uzaktan yaklaşan. Yine birilerinin gözyaşlarını taşıyorlar.. Uzun zaman önce kaybolan benimkileri bulmak umuduyla bekliyorum sessizce. Tüm vücudum ağrıyor. Gözlerim kapanıyor. Uyumak istiyorum, uyanmamak üzre... Ve sonra düşüyorum yavaşça, kül misali gri kumların üzerine...
Hayat kısa
Ölüm uzun
Düşler kısa
Kabuslar uzun
Mutluluk kısa
Karamsarlık uzun
Umutlar kısa
Ve yine umutlar uzun..
O ses, müzik.. Bir peri uçtu başımın üzerinde sanki. Artık göğsümdeki acıyı hissetmiyorum. Üzerimdeki baskı yok oldu. Huzurlu hissediyorum, uzun zaman sonra ilk defa. Umudetmekti belkide unuttuğum bunca zamandır. Yapmaya geri dönmem gereken şey. Evet, hafiflemiş durumdayım tamamen. Mutluyum.. Aşığım, hemde mutluluğun kendisine. Bir tüy savruluyor rüzgarla havada, mavi renkli, düzgün, muhteşem bir tüy.. Sonra kayboluyor birden gözden.
Gözlerimi toprağa çevirince onun artık ayaklarımın altında olmadığını fark ediyorum. Uzaklaşıyorum ondan yavaşça. Sanırım artık anlıyorum, haklıydı. Kısa olan hayatım bitmiş, uzun olan ölümüm başlıyordu yavaş yavaş. Hayatın yüklerini üzerimden atmıştım hızla... Peki ya aslında uzun olan ölümüm bitmişse ve hayatım, tüm kısalığıyla başlamışsa?...

Pazartesi, Nisan 24, 2006

Unutulmuş bilgi ve.. hala sıfatsız olan...

İnfralite: Ne oldu?
Eshevar: Bir gün geriye alındık...
İnfralite: Ne?
Eshevar: Ona acıdı.. Ve affedip bir şans daha verdi..
İnfralite: Ha, O.. Garip bir adalet anlayışı var doğrusu.
Eshevar: Fazlasıyla!
İnfralite: Seninkinin tam tersi diyebiliriz.
Eshevar: Benzer bir şeyi ben yaptığımda beni affetmemişti!
İnfralite: Sen ne yapmıştın ki?
Eshevar:... Duymadın! Unut!
İnfralite: HATIRLADIM! Ceza düşüneyim ben sana... Unutmuştum ben onu..
Eshevar: Unutulmuş bilgiler tanrısı ve ona hatırlatmakla görevli ben... Başım hep böyle belaya giriyor işte..
İnfralite: Hiçtebile, kendimde hatırlayabilirdim. Ayrıca o kadar kötü bakma olaya.. Neyse, konumuz adalet anlayışınızdı, ne oldu?
Eshevar: Kuzeydeki bir köye salgın yaymam gerekiyor.
İnfralite: Hala O'nunkine zıt bir adalet anlayışın olduğunu düşünüyorum.
Eshevar: Zıt diyemezsin, biraz daha farklı. Ben çabuk sinirleniyorum.
İnfralite: O, sinirlenmiyor, affediyor, unutuyor, görmezden geliyor, iyi davranıyor, yardım ediyor.
Eshevar: Kötü şeyleri de yapan birilerinin olması gerek değil mi?
İnfralite: Evet, tıpkı benim gidip o köye salgından korunma yollarını anlatacağım gibi.
Eshevar: İşlerimi düzenlemek zorunda mısın?
İnfralite: Düzenlemesem gezegenin nüfusu parmakla sayılabilir hale gelirdi..
Eshevar: Kaç parmağın olduğuna bağlı...
İnfralite: Ne?
Eshevar: Yok bir şey..
İnfralite: Parmak sayısıyla ne demek istedin?
Eshevar: Anladığın halde soruyorsun?
İnfralite: Unutulmuş bilgiler tanrısıyım...
Eshevar: Bu unutmak değil ki? Tabi, duyduğun anda unutup, "Ne?" diye cevap vermiş olma olasılığında var. Ama aklına gelmiş miydi o başka mesele. Tabi ben bunu söylediğim için aklına gelmiş gibi davranma olasılığında var ki benim böyle bir durum karşısında aksini iddia edebilecek hiç bir kanıtım yok. Neyse..
İnfralite: ... Bencede neyse, ayrıca sana bir ceza buldum. Salgından korunma yollarını benim yerime sen öğreteceksin başlattıktan sonra. Bende seni izleyip yaptığına emin olacağım.
Eshevar: NE?!
İnfralite: Hehe..
Eshevar: Hmm... Peki! Hehe..
İnfralite: Aklından ne geçiyor senin? Hayır onlar zamanında ve doğru bilgiyi vereceksin.. Eshevar, buraya gel... Eshevar, yakalarsam sonucunu biliyorsun... ESHEVAR!

Pazar, Nisan 16, 2006

deneme?

"Hepsi bana sırt çevirdi. Sanki benim suçum herşey. Kendileri istediler! Sonra da ben suçlu oldum. Doğruları söyleyenler hep kötü olurlar zaten! Birkaç dakika geç kaldım diye söylemediğini bırakmadı. Zaten üzerime gelen gelene bu gün. Ne istiyorlar benden anlamadım. Ama iyide eğlendim bu gün. Şakalarım uzun süre hatırlanacak. Ama hala kızgınım onlara, yaptıkları için affetmeyeceğim..."
*yarım saat sonra*
"Ne yaptım ben? İnsanları incittim, eziyet ettim, onları kullandım. Beni affetmeyecekler. Onlar affetse bile ben affetmeyeceğim kendimi. Ne yapabilirim, nasıl geri alabilirim yaptıklarımı! Özür dilesem? Ne fayda, özür dilemek kötü anıları yok etmez ki... Özür dilemek acılar dindirmez ki... Bir yol olmalı! Yapabileceğim bir şeyler! Keşke bu sabah biraz daha geç uyansaydım ve bunların hiçbiri olmasaydı..."
*Yukarılarda bir yerlerde*
"Kendi hatalarını anlamalarını seviyorum..."
*Genç, olan her şey bir rüyaymış gibi yatağından doğruldu, saate baktı. Biraz daha uyusaydı, geç kalacaktı. Gülümseyip, güne hazırlanmaya başladı. İkinci bir şansı olduğu için mutluydu...*

Cuma, Nisan 14, 2006

Başlangıç....

Kanatlar: özgürlük, saflık, berraklık, çocuksuluk... O beyaz tüyler ne çok anlam barındırıyor. Yazarlar, çizerler uzun zaman kullandılar bunu. İnsana giydirdiler kanatları. Bir süre sonra sıkıldılar, diğer renklere boyadılar kanatları. Pembe: sevimlilik, aşk. Mavi: doğallık, yalınlık. Kırmızı: arzu, zevk. Sonra iyi duygular dışında kötülere de yer versin kanatlar dediler, yaşamın kendisinde olduğu gibi. Gri ve siyaha boyadılar onu. Melankoli, acı, nefret, hırs gibi terimlerle ezdiler gerçek anlamları, sadece renkleri kullanarak...

Bir gün geldi, tüyler döküldü... Berraklığı, saflığı, özü simgeleyen kanatlar; anlamsız, ürkütücü kemik kanatlara dönüştü...